Pibi Lolero'nun Dünyası

İncitter - Bir küfrün hikayesi.

Hatırlarsınız bir süre önce size İncitter isimli bir siteden bahsetmiştim. Gerçi artık çoğunuzun bu siteyi bildiğinden şüphem yok. Zira site kısa sürede katlanarak büyüdü. Ben de size bu yazımda, İncitter’ın neden bu kadar kısa sürede bu denli büyüdüğünden bahsedeceğim. Gelin bakalım…

Öncelikle İncitter, takıldığınız bir çok sosyal ağdan farklı olarak, adminlerle birlikte takılma fırsatı sunuyor. Yani bir sıkıntınız olduğunda, kolaylıkla gidip adminlere küfredebiliyor, sövebiliyorsunuz. Ha üslübunu kaçırırsanız banlanmanız içten bile değil; ama seviyeli bir şekilde söverseniz, sıcak bir sövüşme ortamında bulabiliyorsunuz kendinizi. Şimdi siz Tumblr’a kıl olduğunuzda gidip David’e sövebiliyor musunuz? Hayır. Ama İncitter’da öyle mi hiç? Gidersin efendi efendi, Fatal’a söversin. Rahatlarsın. Sövmeyin canım, sövün demiyorum da böyle bir şansınız var yani bunu bilin.

Bunun dışında İncitter’ın bir anda patlama yapmasının bir diğer sebebi de sıcak bir ortamının olması. Sıcacık böyle, gavur hamamı -siz asıl mesajı aldınız- gibi. İncitter’daki çoğu insanla, bir şeye ihtiyacınız olduğu zaman paylaşım içine kolayca girebiliyorsunuz. Bakmayın öyle incitlerinde herkesin atarlı giderli olmasına. Bir maruzatın olduğunda DM’den yürüyünce, ellerinden geldiğince yardım ediyor herkes. Ana kucağı gibi adeta. Baba şevkati gibi. Sevgili koynu gibi. Öyle bir yer bu incitter.

İncitter’ın erkekler ve kadınlar için bazı avantajları, incitter’ı çekici kılan bazı özellikleri var. Aşağı bakın söylüyorum onları da.

Kadınlar için;

  • Küfrettiğinde kimse seni unfollow etmiyor. Hatta güzel küfrediyorsan, özellikle takip ediyorlar.
  • Caps paylaştığında kimse seni “orospu” diye yaftalamıyor. Üstüne üstün bir de ilgi manyağı ediyorlar insanı.
  • Çok mu canın sıkıldı? “Beyler çok sıkıldım DM’den yürüyün bana” diyorsun, erkekler şapır şapır yürüyorlar sana.
  • Güzel veya çirkin olmanı bu sitede kimse önemsemiyor. Önemli olan incitlerin. İncit önemli aga. 

Erkekler için;

  • Gençler, hatunlar caps paylaşıyor koşarak gelin. Meme var meme!
  • DM’den yürüyünce çoğu hatun terslemiyor seni. Egolarından arınmış hatunlar cenneti gibi.
  • Hax linkleri havada uçuşuyor.
  • Çok mu dertlisin? Dertleşecek birini hemen buluyorsun. Zaten bir süre sonra derdini tasanı unutup, eğlenmeye başlıyorsun.


Bütün bu özelliklerinin dışında bir de İncitter Roulette özelliği var. Her Cumartesi gecesi, bu özellik aktif ediliyor. Bildiğiniz Chatroulette mantığından farkı yok. İncitter üyelerinin birbirlerini bulabilmeleri için eğlenceli bir ortam oluyor. 

Özetle;

Facebook ve Twitter’ın yapmacık insanlarından sıkılmış, son zamanlarda Tumblr’ın adeta mahalle baskılarıyla dolmasından bunalmış insanlar için muhteşem bir kaçamak seçeneğidir İncitter. Zaten geldiğinizde fark edeceksiniz ki bu site, tanıdık insanların uğrak mekanı haline gelmiş bile çoktan.

Hadi gel.

Ha bu arada, malumunuz ben artık Tumblr ortamının iğrenç dedikodularından sıkıldığım için, dashboard’ta fazla göremiyorsunuz beni. Çok nadir olarak bazı geceler takılıyorum dashboard’ta. Bunun boşluğunu İncitter’ın dashboard’u kapatabiliyor. Yani benim dashboard muhabbetimi özlemiş olanlarınız varsa aranızda, ben İncitter’dayım haberiniz olsun.

Size kolaylık olsun, işinize yarayacak linkleri de ben vereyim.

Buradan siteye giriyorsunuz. (Üyelik işlemi sağdaki kutucuktan oluyor ve sadece gmail uzantılı mail adresleriyle üyelik yapabiliyorsunuz.)

Bu da benim İncitter profilim.

Kısa bir not: Bir hafta içinde açık üyelik sistemi kapatılacak ve davetiyeyle üyelik sistemine geçilecek. Bence hızlı davranıp üyeliklerinizi bir an önce alın. Kullanmasanız bile üyeliğiniz bulunsun. Daha sonraki süreçlerde üye olmak, bugünkü kadar kolay olmayacak…

İncitter, küfürlerinizi bekliyor…

İnanmak

“Arayanlar hiçbir yerde,
İnananlar dualarda buldular…”

Diyor bir şarkı sözü. İnanmak ilginç şey gerçekten. Özellikle neye inanıp neye inanmamanız gerektiğini bilmiyorsanız. Hatta hiçbir şeyi bilmeyen biriyseniz, bu durum hepten karışık bir hal alıyor; çünkü bu sefer inanacağınız şeyin ne olacağını geçtim, “inanmak” kelimesinin ne olduğunu bile bilmez bir durumda kalıyorsunuz. Bu durumda kalmayı unutun. Her şeyi unutun.

Her şeyi unuttuysanız, şuan siz de benden farksızsınız. Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Hiçbir şeyi bilmemek çok kötü bir durum, farkındayım.  

Bazı şeylere sıfırdan başlamak çok zordur. Yaşamaya mesela. Yaşamaya sıfırdan başlamanın zorluğunu bir kenara koyun, yaşamak da zordur başlı başına. Siz zor olan bir şeyde, tecrübelerinizle bir yerlere gelmişsinizdir. Bazı şeylerinizi –ki bu şeyler hayatınızda büyük bir bölümü kapsar genellikle- kaybetmiş olsanız bile, bir şeyler kazanmışsınızdır. Bütün bunlar, zor bir şekilde gerçekleşmişdir ve bu yüzden, zor olan bir şeyi sıfırlayarak daha da zor olanın içinde bulmak istemezsiniz kendinizi. Bu, bütün her şeyi baştan almak demektir. İlk aşkı, tekrar yaşamak. İlk acıyı, tekrar yaşamak. İlk öpücüğü, ilk seksi tekrar yaşamak…

Okurken fark ettiniz değil mi? Bazılarını tekrar yaşamak güzel olurdu. Güzel olmayacak olan, anılarınızı ve tecrübelerinizi unutmanız. Yaptığınız bütün hataları, tekrar yapmak demek bu. Çok acımasızca. Bütün güzel şeylerin sonrasında, acılar gelir. O acıları tekrar yaşamaktan korkar insan. İnsan baya bir şeyden korkar aslında. Karanlıktan korkar mesela. Karanlığın içindeyken kendisine bir şeyin dokunmasından korkar. Karanlığın içindeyken, birilerinin kendisine dokunmasından korkar. O dokunan şeyin veya insanın, kendisine faydalı olacağını bilse de korkar. Karanlığın içine bir kere düşmüşse bir insan, duyduğu en ufak sesten bile korkar. Karanlıktan çıkmaya çalışır; ama korkar. Aydınlığa ulaşmaya çalışırken ayağını bir yere takıp, düşmekten korkar. Korktuğu şey düşmek değildir. Düşüp bir yerlerini acıtmasıdır, yaralanmaktır, kırılmaktır…

Bütün her şeye sıfırdan başladığınızda, inanmak da ilginç bir hal alır. Hiçbir şeyi bilmeyen bir insan, inanacağı şeyleri tam kavrayamaz. Daha ufacık bir çocukken, babalarımızın dünyanın en güçlü adamları olduğuna inanırız. Ay’ın dede olduğuna, Allah’ın baba olduğuna inanırız. Masalların gerçek olmadığına inanmak istemeyiz, gerçekliğine inanırız. Gözlerimizi kapatıp, yarattığımız hayal dünyamıza, şeker veren amcaların kötü olmadığına inanırız. 5 yaşından 10 yaşına kadar birlikte yıllarımızı geçirdiğiniz arkadaşlarımızla, ömür boyu arkadaş kalacağımıza, ilk aşık olduğumuz kadınla evleneceğimize inanırız. Dünyanın iyi bir yer olduğuna inanırız.

Sonra bir gün gelir ve o güne kadar inandığımız her şeyin yalan olduğunu fark ederiz. İnancımızı bir kumar masasında kaybederiz. Kimisi ailesine inancını yitirir, kimisi tanrısına. Hatta bazı insanların, hayallerine inancını yitirip, gerçekliğin içinde kendini kaybettiğini görmüşlüğüm de vardır. Hayallerine inanmalı insanlar. Her şeye beslediği inancını, sigara kokan bir poker masasında kaybetmiş olsa da hayalerine olan inancını kaybetmemeli. Hayallerini pota koymamalı. Diğerlerine olan inancını kaybetsin, problem değil.

Mesela, ilk dost kazığını yediğiniz zaman “arkadaşlık” olgusuna inancını yitirirsin. Atlarsın atına, deh dersin ulan DEH! Dört nala, yeni dostluklara…

İlk aşkından sonra da aynıdır bu durum. Selam merhamet.

Yıllarca dede olduğunu sandığımın Ay’ın, ne olduğunu Coğrafya dersinde öğrendiğimdeki surat ifademi, bir de o dönemlerdeki arkadaşlarıma sorunuz. “Ay, dede değil miymiş :(” Dedeydi ama o ya. Öyle demişlerdi. Kandırmış götler.

Hiçbir şeyde başarılı olamayan bir adam olarak, inandıklarımda da başarılı olamadım. Anneannem bana, dua edersem Allah Baba’nın dualarımı kabul edeceğini, istediklerimin olacağını söylemişti. Ben de inanıp dua ederdim hep. Hiçbir duam kabul olmayınca, dua etmeyi de bıraktım. Sonra düşündüm; eğer dualar kabul olsaydı Afrika’daki çocuklar aç, Filistin’de, Irak’ta babalarının üstüne füze düşen çocuklar da yetim kalmazdı. Dua edince isteklerin gerçekleşeceğine inanmayı bıraktım.

Elimi dokunduğum her şeyi kuruttuğumda, kendime inanmayı bıraktım. Öyle kocaman kocaman hedefler koyardım ben kendime. Hiçbir bok olamayacağımı anlayınca, bıraktım ben de kendime inanmayı. Başladığım her projeyi batırdığımdan ötürü olsa gerek.

Süt içince boyumun uzayacağına inanırdım ben mesela. Her gün litrelerce süt içtim çocukken, yine de kısacık kaldım. Neyse ki kısa zamanda fark ettim uzamayacağımı da kendime yaptığım süt işkencesini bıraktım. Süt içe içe boyumun uzayacağına beslediğim inancı kaybettim.

Aşık olacağım inancını da gerçek aşkı yaşayabilmek, onu bekleyebilmek adına 18 ay boyunca tek bir kadına bile elimi sürmeden “gerçek aşk”ı bekleyip, aşkla başladığımı sandığım ilişkinin 2 ay sürmesinden sonra kaybettim.

Şimdi 21 yaşımdayım. Elimde hiçbir şey yok. Boş bir adamım ve mutluyum. Bir zamanlar inandığım şeyler vardı. Şimdi sanırım inandığım tek şey, hiçbir şeye inanmamam gerektiği gerçeği. Belki zamanla buna olan inancımı da yitiririm. İşin en kötü tarafı, inanmanın ne olduğunu da bilmiyorum artık sanırım. Neye inanacağımı bilmediğim gibi. Veya kim olduğumu bilmediğim gibi.

“Arayanlar hiçbir yerde,
İnananlar dualarda buldular.”
“Berk naptı? Naptın muhtar?”

Sahi, naptım acaba. Şu şarkının şu 2 cümlelik anlam karmaşasının neresindeyim kim bilir. Allah bilir diyeceğim; ama onun bileceğine de pek inanmıyorum açıkcası. Bilse söyler. Kopya verir.

                                                                           

Bazı şarkılar, bazı anıları hatırlatırmış insana. Anlamam ben öyle şeylerden.

Geçen gün yolda yürürken, önünden geçtiğim çelimsiz mağazalardan birinin içinde çalan şarkıya takıldı kulağım. Mağazanın önünde yavaşladı adımlarım. Şarkıyı dinleyebilmek için her adımdan sonra 2 saniye duraksıyordum. İşin ilginç yanı, şarkının sözleri Türkçe bile değildi; ama Türkçe olsa bu kadar etkilemezdi. Anlamadığım bir dilde söylenen bu şarkı, bütün hücrelerime etki ediyordu sanki. 

Şarkının içinde aşk mı yoksa nefret mi, haz mı yoksa acı mı olduğunu anlayamıyordum.  Bana ne hissettirdiğini bile bilmiyordum. Açıkçası bu şarkıyı neden dinlediğim, bu şarkıya neden bu kadar takıldığım hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Şarkının kime ait olduğunu, adını falan da bilmiyordum. Şarkının çaldığı mağazayı da daha önce görmemiştim. Hatta bu sokaktan da daha önce geçmemiştim. Neredeyim lan ben, dedim bir an. Sahi neredeydim acaba.

Hadi ben buradaydım, bu sokak neden buradaydı? Ben buradayım diye sokağın, mağazanın ve şarkının da burada olması gerekmezdi ki ya hu. Ne saçma işti bu. Çok saçma işti bu. Bir kere olsun, benim olduğum yerde hiçbir şey olsun. Sadece hiçbir şey olsun istiyorum; ama olmuyor. Halbuki bir şeylerin olması, daha zor değil mi? Öyle olmalı. O halde bu gereksiz ayrıntılar yok olsun. Bu sokak lambaları, kaldırım taşları, arabalar, trafik ışıkları. Bu gürültü, gürültü yapan insanlar, bu binalar, şarkılar. Yok olsun hepsi. Ne gerek var bütün bunlara, hiçbir şeyde yaşamak varken.

Hiçlikle heplik kapışsa, kim kazanır acaba? Hiçliğin yokluk silahı, hepliğin varlık silahı var. Sonsuza kadar sürebilir bu kapışma. Olan yine bana olur. Olan yine bize olur, insanlara olur bütün olanlar. Zaten bütün savaşlarda, bütün kapışmalarda ve bütün mücadelelerde olan insanlara olmuyor mu? Masum insanlara. Sütten çıkmış ak kaşıklara. O kaşıklar ak olmasa, bu kadar kolay kirlenmez. Ziftten çıkmış kara kaşık olmak lazım bu devirde. En koyusu, en karası olacaksın ki kimse kirletemeyecek benliğini. Sen kendinden kirli olacaksın bir kere. Korkacaklar sana yanaşmaya. Böyle olmak lazım, evet.

Bu arada, eğer bize bir şey olursa, heplik kazanır bu mücadeleyi. Sonuçta olan bir şey varsa, varlık vardır. Varlık varsa, heplik vardır. Heplik kazanır. Hep, heplik kazanmamış mı bugüne kadar? İnsanlar kendilerini hiçe bıraksalardı, bırakabilselerdi, mücadeleye de gerek kalmazdı belki. Belki. Hiçlik kokan bir kelime, ne kadar da güzel… 

Nereden dalmışsam bu düşüncelere, baya vakit geçirmiş olacağım ki mağazanın çalışanlarından biri gelip dürttü beni. Ne dürtüyon ya, diyecektim zor tuttum kendimi. Facebook mu arkadaşım burası? Öyle önüne geleni dürtüyorsun. Ayıp ayıp. “Tükanın önünü kapama kardeş” dedi. Özrü kabahatinden büyük, sinirlendim tabi. Çıkarttım belimdeki silahı, 3 el ateş ettim. Şaka şaka, yapmam ben öyle şeyler. Kusura bakmayın, dedim ve devam ettim. Hiçlikte yaşasaydık, bu iğrenç, laçka ve cıvık muhabbet hiç yaşanmamış olacaktı. 

Yoluma devam ederken, bir yandan da şarkıyı düşünüyordum. Bu şarkının neden üstümde bu kadar etki bıraktığını hala çok merak ediyordum. Etki etki olmuştum resmen. Etki akıyordu paçalarımdan. Sonra parça parça anılar belirmeye başladı, gözümün önünde. Hak verdim şarkıya. Beni bu kadar etkilemesine. Etkiye hak verdim.

Bu şarkı, bundan yıllar önce bir kadına beslediğim veya beslediğimi sandığım duyguları hatırlatmıştı bana. Uzun süredir söyleyemediğim bir cümleyi, ilk kez o kadına söylemiştim, arkada bu şarkı, o şarkı çalarken. Yani şu malum şarkı çalarken. Adını da “Şu malum şarkı” koyalım, o şarkının. Bu şarkının. Aman her neyse işte. 

Aynı gün buluştuğum arkadaşıma, büyük bir heyecanla anlattım bu olayı. 

“Olur öyle şeyler. Bazı şarkılar, bazı duyguları bazı anıları hatırlatır insana. Bu, senin gibi bir adama olunca, daha da fazlalaşmış etkisi tabi.” dedi. Ben de;

“Etki mi eder? Etki ne demekmiş. Şarkı, etki etki aktı paçamdan.” dedim, anlamadı. Ben de anlamadım zaten.

                                                                           

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Sıcak yüzünden uyuyamayan bütün aşıklara gelsin.

Sıcaktan uyuyamayıp, aşık olduğu insanı düşünen; aşık olduğu insanı düşünüp sıcaktan uyuyamayan dostlarım… Gözlerinizi kapatmaya davet ediyorum sizi. Müziğin melodilerinde, kaybedin kendinizi.

Bugün biraz daha farklı bakın dünyaya.

Mesela gökyüzü beyaz olsun, bulutlar mavi. Mesela insanlar iyi olsunlar, sevgiler baki. En azından bugün için. Daha çok sevin ve daha çok sevişin. Ağlamak istiyorsanız, mutluluktan aksın bugün gözyaşlarınız. 

Hiçbir şeyi umursamayalım bugün. İsyan etsek mi, yaradılışımıza? Bugün tam tersini yapalım her şeyin. Daha önce ne yapmış da bu duruma gelmişsek, durumundan memnun olmayanlar için, bugün tam tersini yapalım. Denemekte fayda yok mudur?

Güzel Pazar’lar, güzel insanlar… Güzel Pazar’lar…

Sigara saglıga zararlı diye kaç kere dicez kardesim, bırakın artık.

Sigara saglıga zararlı diye kaç kere dicez kardesim, bırakın artık.

Ni 30

Veni, Vici, Vicdan.

Söz konusu vicdanlarsa, bir çok şey anlamını yitiriyor olmalı. Büyük ve etkili. Dünyadaki en büyük güç olmaya aday. Bir sonraki yüzyılda kimyasal silah olarak bile kullanılabilir. Eğer ben insanları ellerimi kana bulamadan öldürmek isteseydim, vicdanlarını zehirlerdim. Böylece onlar kendi kendilerini, ölüme terk edebilirlerdi.

Keşke’ler ve Acaba’lar da yaptığım kimyasal silahın mermileri olurlardı. Hiçbir darbe, onlar kadar sert vuramaz insanlara. Binlerce yıl önceden, günümüze kadar süregelmiş bir neslin, defalarca tecrübe edindiği bir acı bu. Pişmanlık.

Yani, daha önce yaptığın bir şeyi yapmamış olmayı dilemek. En olmadı, daha önce yapmadığın bir şeyi yapmış olmayı dilemek. Kafanı çevirip baktığında, baktığın noktadan arkada gördüklerine, içine kezzap döküyorlarmışcasına acıyla, kendi gözünde kendini ufaltarak bakmak. Hatta pire kadar ufalmayı, kimsenin göremeyeceği boyutlarda olmayı dilemek. İşte pişmanlık bu.

Vicdanı etkileyen en büyük unsur. İnsanı sekteye uğratan en büyük engel. Belki de olumlu sonuçlar verecek binlerce düşünceye ket vuran, diktatör bir lider. Eli maşalı. 1960’lardaki bir köy evinin soba ateşinde ısıtılmış bir maşa. Geçmişte kalanlardan.

Litrelerce alkol tüketmeye sebep olur vicdan. Unutturabildiğinden değil, unutulamaz yükleri hafiflettirdiğinden tercih edilir alkol. Beyin hücrelerini öldürdüğü söylenir. Belki de düşünmek istemediğimiz şeylerin, yüklü olduğu hücreleri yok ettiği için hayata katlanmak biraz daha kolaylaşır. Keşke öldüreceği hücreleri de biz seçebiliyor olsaydık, o zaman daha güzel bir silah olurdu. Güdümlü alkol. Güzel fikir.

Her insan kadar pişman oldum. Tamam yalan söyledim. Her insanın hayatında yaşadığı ve yaşayabileceği pişmanlık sayısını, muhtemelen 100’e falan katlamışımdır. Bu açıdan tam bir dangalak olabilirim. Yılın en büyük 10 dangalağı seçilse, ilk 3’e yarışırım.

Bir süre sonra, pişmanlığı yasakladım kendime. O kadar çok pişman oluyordum ki, tuvaletimin geldiğini, acıktığımı, susadığımı falan fark edemiyordum. Vicdanım, varlığını midemden daha çok hissettiriyordu.

Kardeşim çok mutlu! 

O anektodun konuyla alakası yoktu. Az önce çığlık atarak yanıma gelince, bunu da belirtmek zorundaymışım gibi hissettim kendimi. Neyse konuya devam edelim.

Pişmanlığı yasaklamamdan bahsediyorduk. Tahmin edersiniz ki, bu durum çok uzun sürmedi. Yeni pişmanlıklar eklendikçe hayatıma, pişman olma olgusu eski yerini tekrar aldı. Yıllar önce kaybettiği tahtını, yıllar sonra geri alan yaşlı ve huysuz bir imparator gibi.

Çoğunlukla kaybettiklerimi, azınlıkla geri kazandım. Bu yüzden pişmanlıklarım, memnuniyetlerimden daha fazla oldu hep. İnsanlarla tanıştığıma memnun olmam. Onlar gelip, “Tanıştığıma memnun oldum Berk” dediklerinde ben içimden “Görürsün memnuniyeti” derim hep; ama dışıma çıkan cümleler genellikle, “Ben de… Ben de memnun oldum” olur. Çok saçma. Memnun olmamam gerek; çünkü ileride kesin ister istemez üzerim ben tanıştığım kişileri. 

Çok uzattım yine durduk yere. Bütün bunların farkında olup, vicdanı silah olarak görmemek olur mu? Silah tüccarı olma kararı aldım az önce. Vicdan silahını üretip, savaşlarda kullanılması için, büyük devletlerle konuşacağım. 

-Bunu… Alın bunu. İnsanları öldürüyor bu. Ben keşfettim.

                                                                           

Ni 25

Lolero Şiirleri - Şiirlerim artık bu adreste.

Sırf, “şiir severler veya şiirlerimi sevenler, düzenli bir şekilde okusun şiirlerimi” diye, onlarca hatta bazılarının yüzlerce not topladığı şiirlerimi, pibilolero.tumblr.com adresimden silip, lolerosiirleri.tumblr.com adresine taşıdım. 

Bilmesi gerekenlerin bilmesini, bilmeyenlere bildirilmesini arz ederim. Reblog ederseniz de memnun ve tatmin olurum. 

Ni 19

Bir gün, en güzel dudaklar yarışması olacak ve senin dudakların birinci seçilecek. Dudaklarının muhteşem olmasıyla alakası yok bunun. Seçilecekler; çünkü o dudaklardı aşkı en güzel anlatanlar. Ki bilirsin ben nice dudak gördüm, tattım. Yaşayamadım hiçbirisinde seninki kadar. Senin dudaklarını anlamlı kılan şeyler vardı. Yağmur gibi, kahve gibi, gök gürültüsü gibi…

Bazen oturup, keşke benim olsaydın düşüncelerinde buluyorum kendimi. Sonra sirkelenip kendime geliyorum ve “iyiki olmadın”larla dolduruyorum oda duvarlarımın içini.

Zaten benim, odam dışında pek fazla bir şeyim yok. Neyim varsa odamda ve ne varsa işte bu oda. Mesela bazı düşüncelerimi, odama kilitler öyle çıkarım odamdan. O düşünceleri odamın dışında düşünürsem, beni yaşatmaz bu cani insanlar. Daha da önemlisi, seni yaşatmazlar. Senin yaşaman için nice düşüncemi bile, kendi ellerimle çiviledim çarmıha ve idam ettirdim onları.

Ben bir bebek katiliyim. Nice düşüncemi öldürdüm, henüz yetişmemiş, henüz bebeklerken. Zehirli düşüncelerdi onlar, büyütemezdim. Yerini dolduramadığım bir sen vardın içlerinde, seni daha fazla büyütemezdim.

Bir kere aşk ile dokunsaydın bana, bırakamazdım. Doğru söyle, senin gözlerinde kaybolduğumu da mı hiç fark etmedin? Senin gözlerin bana, en zor labirentten bile daha dolambaçlı geliyorlardı. İçine girdiğim zaman çıkamıyordum, doğru söyle! Hiç fark etmedin mi, yolu bulamadığımı? Yolu göstermek için elimi tutsaydın, bırakamazdım. O zaman anlardın.

Bulamadığım duygularım var. İçimde bir yerdeler, belli. Bağırıyorlar çığlık çığlığa; ama bulamıyorum işte ne yapsam. O kadar bulmaca çözdüm, bu kadar vaktimi almadılar. Bu duygular, bu duygular da mı senin? Bana yerlerini tarif et. İlk sağdan döneceksem, dönerim. Düz devam et diyecek olsan…

Düz devam ettirme beni işte. Hayatım boyunca düz devam ettim. Dümdüz devam eden bu yolun bir sonu yok, olmasın da. Sonu olmasın; ama yanımda sen ol. Böyle yalnız yürünmüyor bu yollar. Böyle yalnız yürürken, etkileniyorum en ufak sarsıntıdan ve devriliyorum. Yere düşünce kalkmam zor oluyor. Hatta bazen, yıllarca kalkamıyorum.

Yere düşünce kalkabilmek için, birilerini tutuyorum. Ağırlığımı kaldıramayıp, onlar da düşüyorlar. Bir kaç düzine insanı düşürdükten sonra, zor da olsa kalkıyorum ayağa, senin için. Seni bulabilmek için. Seni ararken aklım arkada kalıyor, düşürdüklerimi düşünüyorum. Onlara bakarken, senin de içinde olduğun tren geçiyor yanımdan, göremeyip kaçırıyorum. Sonra peşinden koşuyorum o trenin.

Peşinden koşarken, yoruluyorum ansızın. Yoruluyorum. Seni ararken yoruluyorum. Sana koşarken yoruluyorum. Seni ararken ben, yoruluyorum. Bir tane atlet vardı, adını hatırlayamadığım. Konuşurken de hatırlayamamıştım, hatırlarsın. Heh işte o atlet bile bu kadar yorulmamıştır. Yorulmaz. Ve sen, o atletten bile hızlı koşuyorsun. Kaçıyorsun, kaçma…

Bir bardak suyun içinde seni gördüm geçen gün. Sırf içime işleyesin diye, o suyu içtim. Bardağa baktığımda hala oradaydın. Korkmadım, yedim bardağı. Bardağın olduğu yere baktım, oradaydın. Dayanamadım, yok ettimse de dünyayı, hep orada kaldın. Cam parçaları yedim, canım acımadı bu kadar. Sensizlik kadar. Sessizlik, sessizliğin kadar.

Bir çocuk gördüm geçen gün ve ellerinde çiçekler vardı rengarenk. Sana bir çiçek aldım, sırf çocuk para kazansın diye. Çiçekleri sevdiğini de biliyorum, çocukları sevdiğini de. O çiçekler odamda şuan ve seni bekliyorlar. Gel ve al onları. Sen o çiçekleri almazsan, çiçekçi çocuk üzülür. Çocukları üzmeyi sevmezsin, onu da biliyorum. Gel ve al, beni…

                                                                           

Ni 17

Islık çaldı, ıslıkçı dükkanından bir adam. Islıkları bitmişti ve ailesine ıslık götürmesi gerekiyordu. Çalmadan evvel saatlerce düşünmemiş değildi; ancak başka yol kalmamıştı.

Çalmadan evvel saatlerce yürümüştü, bir devin bir ağaç dalıyla “Sıkılıyorum” yazdığı çölün ortasında. Harflerin içinde yürüyordu da harfleri göremiyordu. Harflerin var olduğundan da haberi yoktu; çünkü o harfleri görebilmesi için, bir devin baktığı yükseklikten bakabilmeliydi, bakamadı.

İçinde gezdiği harflerin varlığından habersiz, kenarda bulduğu, devin bulduğu daldan epeyce ufak olan, kendi boyutlarına uygun olan dalı eline aldı. O harflerin içinde gezinmekten sıkılmış, bulunduğu durumdan bunalmıştı. Bunalmasaydı, yine de bunu alırdı; çünkü sıkılmıştı.

Eline aldığı dal ile, hayalini gördüğü düşmanıyla savaştı. Bir düello yapıyorlardı. Elindeki dalı haşin ve bir o kadar da aşık bir şekilde savuruyordu rakibine, dev harflerin içinde kaybolmuş minik adam. Rakibi, kendisinden daha güçlüydü. Rakibi, oldukça güçlüydü. Yine de onu yenmek, yoluna devam etmek zorundaydı.

Önce, rakibinin kılıç tutan kolunda bir yarık oluşturdu elindeki dal sayesinde. Bu sayede rakibi, güçsüz kalacak, kılıcını kullanamayacaktı. Beklenen oldu, kılıç elinden düştü. Dev harfler içindeki minik adam, zafer nidaları atarken, hayalden hayalet rakibinin sureti, yavaş yavaş saydamlaştı. Sonra da yok oldu. Rakibinin kılıcının da yok olduğunu, kılıcı aramak için etrafına bakındığında anladı. Kılıç yok olmasaydı, iyi olurdu.

Yine çaresiz, elindeki dal ile kala kaldı bir başına, çöldeki büyük harflerin tam ortasında. Hatta belki, içinde koskoca bir “O” harfinin. O’nun içinde hapiste gibi, tutsak gibi. Elindeki dal hareket etmeye başlarsa, korkardı; ama hapisteyken bir daldan korkacak değildi. 

Elindeki dal hareket etmeye başladı. Önce bir heyecan fırtınasına kapılmışsa da daha sonra, lakayıt bir şekilde savuşturdu heyecanını. Dalı dinledi. Dal, adamdan O’nun içine bir şeyler yazmasını istedi. Neler yazmasını istediğini anlamak için, dalı kulağına soktu adam. Kulağını kaşıdı, dal ile. 

Dal, “Ben kulak temizleme pamuğu değilim” dedi. “Pardon” dedi adam, “Bir an kulak temizleme dalı sanmıştım” Dayanamadı daha fazla ve Enginar Çölü’nün, kızgın kumlarının üstüne, “Yardım Edin” yazdı.

Bu yazı, dev ile adam arasında bir bağ oluşturmuştu ister istemez. İster miydi acaba dev böyle bir şeyi? Bence istemez. Kim isterdi ki kendi parmağından bile küçük bir varlıkla arasında bir bağ olmasını? Ne padişahlar engel olabildi aralarında bir bağ kurulmasına ne de tüccarlar. Devin kendi dalıyla “Sıkılıyorum” yazdığı kumların üstündeki O harfinin içine,  bağrından kopan feryatlarıyla “Yardım edin” yazmıştı minicik adam. 

En sonunda bir gemi mürettebatı, fark etti adamın yardım çağrısını. Gemi adama yanaştı, adam gemiye. Ortada buluştular. Adamı, evine kadar bıraktı geminin kaptanı. Hava yağmurluydu ve soğuk. Üşütmesini istemedi.

İşte bu maceradan sonra fark etti, evindeki ıslık açlığını. Bir ıslıkçıya gitti ve kilolarca ıslık çaldı…

                                                                           

Ni 15
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Evet, sınır dışında kalıp, dinleyemeyenler için, Ceyhun Yılmaz’ın Birlikte Sıkılalım’daki ses kaydını sizlere sunuyoruz.

(Kaynak: pincharmonic)

Ni 13
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Bu şarkı çalmaya başladı. Sonra gözüme dashboard’taki Audio post ikonu çarptı. Dedim ki, birileri şarkı söylerken birileri yazmalı. Birileri okurken, bizileri silmeli. Bir şeyler silinmeli.

Gök kuşakları silinmeli, sözlüklerden. “Gük kuşağı” olarak tekrar yazılmalı. Gük kuşağı daha eğlenceli olurdu çünkü. Zaten renkli renkli böyle cıvıl cıvıl. Gök kuşağı olunca, bir ciddiyet giriyor işin içine. Girmesin.

Gözyaşları silinmeli, yanaklardan. Herkes yanındakinin gözyaşını silsin. Hadi bakayım, silmeyen kalmasın, kontrol edeceğim. Gözyaşını, dünyadan silelim komple. Zaten yağmur yağıyor, gözyaşına ne gerek var ki? Gözyaşı akmayacak diye, kurak kalacaksa yanaklar, kurak kalsın.

Bulaşıklar yıkanmasın bence. Kirlenen tabağı, önce duvara atıp kıralım, sonra da çöpe atalım. Çöpün adını da çüp olarak değiştirelim. Çüp daha şirin. Veya vazgeçtim. Çöp iğrenç bir şey olduğuna göre, adı da iğrenç olmalı. Çöp olarak kalsın. Çöp nedir ya, “ÇÖP” ıyhh…

Dünyadan bubi tuzaklarını kaldıralım. Zaten bu bi’ tuzak olabilir düşüncesiyle, yeterince vakit kaybettik, hayattan. Bari bu bi’ tuzak olmasın. O sebepten ötürü, kaldırıyoruz bubi tuzaklarını. Artık kimse tuzaklara gelmesin. Komplo bunlar…

Sigara yakarken, saçımızı, sakalımızı, kirpiğimizi, kaşımızı yakmayalım. Savaşları çıkartan deyyusları yakalım yanlışlıkla. Öyle daha eğlenceli olur. Yani illa bir yeri yakacaksak, onları yakalım. Yakmama şansımız varsa yakmayalım, ben şahsen gidip ağızlarını burunlarını kırarım zaten, yakındır.

Bir de dondurmaların erimesi konusuna çok canım sıkılıyor. Eriyecekse neden donduruyorlar ki? Versinler o eriyik halde, o halde yiyelim. Veya kışın yiyelim dondurmayı ki erimesin. Soğukta erimez herhalde. Erirse de öyle dondurmanın ben…

Hiç bitmeyen su, hiç bitmeden Türk kahvesi, hiç bitmeden sigara ve hiç bitmeyen seks, icat edilmeli artık. Çünkü bunlar bitince, evlat acısı gibi koyuyorlar. Hiç evladım olmadı; ama olur ve kaybedersem, bu kadar üzülürüm sanırım. O zaman, hiç bitmeyen evlat da üretilsin, evlat acıları olmasın artık. Rakı da bitmesin.

Evden çıkınca, eve giresim gelmiyor. Eve girince de evden çıkasım. O zaman ya bütün sokakları ev yapsınlar ya bütün evleri sokak. Odamın içinden bir cadde geçse, dışarı çıkmaya da eve girmeye de erinmezdim. Böyle olması daha hayırlı olurdu. 

Eskiden pazarlarda “Taze bunlar ablacıııığğm, taze donlarımız geldiiğ” diye bağıran ağabeyler görmüştüm. Taze don mu olurmuş? Bir de şimdi gel bunu diyen adama, ağabey de. Bu adamın neresi ağa neresi bey? Ne köy olur ne kasaba, dolayısıyla ne bey olur ne ağa.

Aha da içimden bir ses “Atın beni denizlere” dedi. Sahi, artık yaz gelse de arkadaşlarımız, kollarımızdan ve bacaklarımızdan tutup, biiiğr ikiiiğ üüüğç diye sayıp, havuza fırlatsalar bizi. 

Ayrıca sevgilim, sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni, yüzün yağlanır sigara dumanından ve yüzün hep sivilce olur. Yani bende öyle oluyor. Odam duman altı olunca, yüzümde yağlanma, daha sonrasında da sivilcelenme oluşumları başlıyor. O yüzden, sigaramın dumanına değil de kollarıma sarsam, saklasam seni. Veya alüminyum folyoya sarıp, buzdolabına koysam da yaşlanmasan. 

Şarkı değişmiş. Kim bilir bu yazıyı yazarken kaç şarkı değişti. Belki 14 bahar geçti…

                                                                           

Ni 11
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Gözlerinin sarısında kaybolayım sevgilim.

Gözlerinde sarı mı yok? Olsun, ziyanı yok. Zaten aslında sen de yoksun. Dolayısıyla senin gözlerin de yok. Bunların hiçbirini sorun etmiyorum. Var olmamana rağmen, var olmayan gözlerinin var olmayan sarısında kaybolmayı var ediyorum.

Öylesine yanan sigaranın, parmağı yakmasının verdiği acıyı yaşıyorum. Ben sana, paket paket sigara içip de zerre gram zarar görmemeyi vadediyorum. Zaten sigara içemeyeceğini düşünürsek, zarar görmen de imkansızlaşıyor zahir.

İlla ki gelip bana, “içeyim sigaramı, göreyim zararımı, gideyim” dersen, var olmayan sigara yaratır, var olmayan ağzına sokar da var olmayan sigaradan var olmayan ölümünü izlerim, utanmam. 

Zaten geçen gün arkadaşlara senden bahsettim birazcık. Deli dediler, utanmadım. Hem neden utanacakmışım? Benim olmayan seninle, olmayan bir ilişkiyi var etmemi kıskanıyor onlar. Çünkü çoğunun var olan sevgilileriyle var olan ilişkileri, bizim hiç var olmamış ve hiç var olmayacak ilişkimizden daha kötü.

Daha da kötüsü var. 

Benim, var olmayan seninle var olmayan ilişkimizi var etmem, onların var olan sevgilileriyle var olan ilişkilerini yok etmeye çalışmalarından daha iyi. Bu durum kötü. Bu durum, ikimizden de kötü.

Sanırım bu kötü durumun nedenini de anladım, anlamadığımı söylersem yalan olur.

Bizim var olmayan seninle var olmayan ilişkimizi var etmemdeki sebep, onların var olan sevgilileriyle var olan ilişkilerinde yok. Onlar var olan ilişkilerinde var olmayan sevgileri var. Benimse var olmayan; ama var ettiğim ilişkinin içinde var olan bir sevgim var.

Benim var olmayan her şeye karşı, var olan bir sevgim var.

Var olmayan şeyleri var etmeyi sevme durumum, işte bu var olmayan şeyleri sevme durumumdan kaynaklanıyor. Çünkü onları kimse sevemiyor; ama birilerinin sevmesi gerekiyor. Birilerinin sevemediği her şeyi severim. Ben sevmezsem, kim sevecek?

Mesela hiç var olmamış tabloları seviyorum ve bence varlar. Onları, var olan her şeyden daha çok var ediyorum. O tablolarda, üstün bir emek gizleniyor. Herkesten gizleniyorlar işte; ama ben görüyorum onları. Bana gizlenmiyorlar bir tek. Bir tek, benden utanmıyorlar. 

O tablolarda, güzel ve çıplak bir kadın var. Siz göremiyorsunuz ve göremediğiniz için, o kadının varlığından haberiniz yok; ama benim haberim var. Görseydiniz, kıskanırdım da zaten, iyi ki göremiyorsunuz.

Ben o tablolardan birinde, bir sahil kasabası görmüştüm. Çimenleri pembeydi, bulutları mavi, gökyüzüsü beyaz. Sahilin denizi, maviydi. Denizinin sahili de maviydi. O tabloya bakarken, gözlerim de maviydi.

O tabloda o sahil kasabasını gördüğümde, o sahil kasabasını var ettim ve ben de orada yaşadım. Çok mutluluk verici bir sahil kasabasıydı, çok huzurluydum; ama sizin var edemediğiniz için gelemediğiniz bu sahil kasabasında, var olmayan sevgilimi de evimde unuttuğum için, yalnız kaldım. Sonra yalnızlıktan sıkıldığım için eve dönmek zorunda kaldım.

Keşke siz de var olmayan o kasabayı, var edebilseydiniz. Var edebilseydiniz, oraya birlikte giderdik ve hiç sıkılmazdık. En azından var edebilecek bir kadın olsaydı, sevişirdik.

Sahi, siz var olmayan tabloları var edemediğiniz için, hiç üzülmüyor musunuz? İlginç. Sizin yerinizde olsaydım, kahrımdan ölürdüm. Kahrım olmasa, var olmayan kahrımı var eder, var olmayan; ama var ettiğim kahrımdan ölürdüm.

Sadece tablolar değil ki…

Ben odamın içine bir adet Güneş koymuştum mesela. Kışın ortasında iyi oluyordu. Isıtıyordu beni, hiç üşümüyordum. Aydınlığı da güzel oluyordu. He bir de odamın içinde hep Güneş ışığı olduğu için, vampirler hiç giremiyordu odama.

Gerçi vampirlerden korusun diye bahçeme bir tane kurt adam koymuştum; ama olsun işimi garantiye almam lazım. Çünkü en son geldiklerinde, odamı dağıtmışlardı. Çok üzülmüştüm.

Yaz geliyor malum. Yaz için de bir kaç şey düşünmüyorum değil. Ama onlar benim sırrım; çünkü ben onları söylersem benden çalarsınız. Söylemeyeceğim ki siz de var olmayan şeyleri var edip onlarla yaşayın.

İnsanlara bana deli diyorlar; ama benim umurumda değil. Size de deli desinler, sizin de umurunuzda olmasın.

Utanmıyorum da bu durumdan. Gözlerimi kapattığımda neleri var edeceğime karışma hakkını nereden buluyorlar ki?

Kimseyi karıştırtmam. Gözlerimi kapattığımda, var olmayan her şeyi var edebilme gücüne sahip olurum. Gözlerinin sarısında kaybolurum…

                                                                           

Ni 7
  • -Tüm "ve"lerden önce sen varsın.
  • +Tüm "ve"lerden sonra da sen ol o zaman.
Ni 6

Yalnızlık - Bölüm 5 “Heyecanlı Takip”

Önceki Bölümler

Heyecanlı Takip

Koşar adımlarla odamdan çıktım ve otelin merdivenlerini inmeye başladım. Belki asansörü kullanmam daha çabuk olacaktı; ama bunu bile düşünecek vaktim yoktu. O kadar acele etmiştim ki, kemer bile takamamıştım. Bu sebepten, pantolonum da sürekli kıçımdan düşer gibi oluyordu. Bir elim pantolonda bir elim anahtarda, Çırağan Oteli’nin parke taşları üstünde koşmaya devam ediyordum.

Ya gördüğümü sandığım şey, bir hayalden, bir yanılsamadan ibaretse? Alkolün verdiği akıl bulanıklığıyla ve yarı uyku haliyle gördüğüm bir rüyaysa? Gayet tabi, kafayı yeme ihtimalim de çok yüksekti. Yine de işimi şansa bırakamazdım. Bu ilginç güne başlayalı henüz 24 saat bile olmamıştı; ama bu kadarı bile, benim kafayı yememe yetebilecek seviyedeydi. Zaten normalde de pek aklı yerinde olan bir adam değildim, kabul; fakat bu normal bir kafayı yeme durumundan çok, ağır şizofreni vakasına giriyordu.

Düşüne düşüne, arabaya kadar gelmiştim. Dedim ya, yalnızlığın imkanlarını sonuna kadar kullanıyordum. Bunun için, arabayı da otelin girişine gelişi güzel bırakmıştım. Sorun şu ki; arabayı bırakırken, kontağı kapatmayı unutmuş, çalışır halde bırakmışım arabayı. Farları, teybi, motoru vesaire hala çalışıyordu. Kaç saattir bu otelde olduğumu tam olarak kestiremiyordum.  Neyse ki motor çalıştığı için akünün bitme şansı yoktu. Bir an içimden, “Neyse akü bitse bile uçarak giderim gideceğim yere” diye bir cümle duydum. İçim benden önce kafayı yemiş olmalıydı…

Arabaya bindiğimde hala Zeki Müren çalıyordu. Allah’ım kaç saattir açıktı bu müzik acaba? Arabaya biner binmez, cebimden çıkarttığım kırmızı sigara paketinden bir adet sigara çıkartıp dudaklarımın arasına yerleştirdim.

O sırada, gözüm sigara paketinin üstünde yazılan yazılara ilişti. “Sağlık kuruluşları sigarayı bırakmada size yardımcı olabilir” yazıyordu. Sağlık kuruluşu mu kalmış ya hu? Ben kalmışım bir başıma, sigara paketi gelmiş hala “Sağlık kuruluşu” diyor bana. Arkasını döndürdüm paketin, oraya da “Sigara içmek size ve çevrenizdekilere ciddi zararlar verir” yazmışlar. Ulan sevgili arkadaşım, çevremde insan mı var?! Bu sigara paketleri adamı öldürür ya hu. İçindeki sigaranın zehirlerinden değil; ama paketinde yazılan yazılar, adamı gamdan, kederden öldürür vallahi. Şu hal şu vaziyet bir normale dönsün, dava edeceğim bu yazıları yazanları! Nasıl da alay ediyorlar insanın yalnızlığıyla…

Bu düşüncelere dalıp, Anadolu yakasında gördüğüm arabanın peşinden gitmeyi unutmuşum. Al sana sigara paketlerinin bir zararı daha. Adamın aklını başından alıyorlar. Elimde tuttuğum, üstündeki motifleri silinmiş Zippo çakmakla, sigaramı yaktım. Vitesi, D’ye taktım ve gaza basarak yol almaya başladım. Gazı nasıl köklemişsem, oturduğum koltuğa tepti araba beni.

Arabayı öyle hızlı kullanıyordum ki, sigaranın küllerini zapt etmekte zorlanıyordum. Bu da çok fazla umurumda olamıyordu; çünkü gördüğüm o arabayı bir an önce yakalamalıydım. O da benim takip ettiğim yolu takip edip, Üsküdar’a doğru gidiyordu. Eğer o da benim gibiyse, onun da aklına ilk gelen şey Üsküdar’daki şarapçılar olmalıydı. Onları bulamayınca üzülecek, kendi başına içmeye başlayacaktı. Ben öyle yapmıştım. Zaten yapılabilecek en mantıklı şey içmekti. Beynin uyuşana kadar içmek, sonra sızmak, sonra hayaller görmek ve o hayalleri gerçek sanarak, peşlerinden gitmek…

Düşünceler beynimi kemiriyordu, hissediyordum. Bu kemirmeler mecazi manadaymış gibi değillerdi. Sanki gerçekten beynimi yiyorlardı. Beynim acıyordu arabayı kullanırken. Sonra aynı acı, beynimden boğazıma, boğazımdan göğsüme, kalbime iniyordu. Beynimin acımasını, bu acıya tercih ederdim. İnsanın kalbi acıyınca, ruhu acıyor ve bu acı, bütün işkence yöntemlerinden daha sert, daha zalim. Bu duruma gelmemiş olmayı dilerdim…

Zeki Müren CD’si başa sarınca, tekrar aynı şarkı çalmaya başladı. “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım…”

Bu sefer aklıma amcamın oğlu Teoman geldi. Biz Teoman’la sık sık rakı sofraları kurar, rahatlıktan ötürü, ikinci kadehten sonra kafayı bulur, sarhoş hale gelirdik. Bizim rakı sofralarımız, diğer rakı sofralarından da çok başka olurdu. Bazen aşktan gem vururduk, bazen işten. Bazen kalkar zeybek oynardık, bazen şiirler okur, şarkılar söylerdik. E tabi, arada bir kalkıp, “Herkes bir yana, sen bir yanasın kardeşiiimmm” demeyi de ihmal etmezdik. Hep güler, ne olursa olsun gülmeyi eksik etmezdik.

Teoman benim yıldızlara takıntılı oluşumla çok alay ederdi. Ne zaman biraz yumuşasa beynim, dışarıdaki havanın nasıl olduğuna bakmaksızın, koşa koşa balkona çıkar, Teomana seslenirdim; “Amcolu gel gel bak yıldızlarla ilgili bir şey anlatıcam” O da hep hep gelirdi. Aslında ben çoğu zaman aynı şeyi söylerdim; ama o da çoğu zaman, “Hımmm. Hı hı” diyerek dinlerdi. Hep aynı yorumları getirir, en sonunda da “Amcolu sen bir gün bu yıldızlar yüzünden kafayı sıyıracaksın he” der gülmeye başlardı. 

Keşke o da olsaydı şimdi. Birlikte yıldızlardan bahsederdik. En sonunda da benimle alay ederdi, gülerdik. Oysa artık kafam güzel olunca bile yıldızları düşünecek halim yoktu. Bu halime acıdım. Dikiz aynasından gözlerimi gördüm. Hüzün vardı gözlerimde; ama bu hüzün, şuanki durumdan çok, maziye duyulan hüzündü. Bir çok şey yaşadığım hayatım geride kalmıştı, artık tek başımaydım. Hiçbir şeyin değerini bilemediğim için hüzünlenmiştim bu denli.

Göz pınarımdan bir damla yaşın süzülerek aşağı indiğini gördüm. Bir süre sonra aynadaki görüş alanımdan çıkmıştı gözyaşım; ama bu sefer de aynı gözyaşını yanağımdan süzülürken hissettim. Yanağımdan süzülerek boynuma kadar inmişti. Boynumdan süzülen bu gözyaşı, aynı beynimden kalbime giden acı hissi gibi, kalbime kadar inmişti. Azalmadan, hatta çoğalarak. Yüreğimi ıslatmıştı…

Sürekli düşünüyordum, durmadan. Yalnız bir adamın en iyi yapabileceği şey, düşünmekti sanırım. Düşüncelerimden çıkıp kendime geldiğimde, Boğaz Köprüsü’nde buldum kendimi. Gün ışımaya yakındı ve tanıdığım en güzel kadın olan İstanbul, bütün çıplaklığıyla, bütün güzelliğiyle gözlerimin önündeydi. Ani bir fren yaparak, o frenin acı lastik sesiyle birlikte durdum. Kimi takip ettiğimi bilmiyordum; ama şuan bu manzarayı ne kadar izlemek istediğimi biliyordum.

Arabadan indim ve hemen bagajdaki viski şişelerinden birini kapıp, arabaya yaslanarak bu muhteşem manzarayı izlemeye başladım. Sol tarafta Kuzguncuk, Üsküdar, Harem görünürken; sağ tarafta da Ortaköy, Beşiktaş, Karaköy uzanmaktaydı. Viski şişesini kafama dike dike izliyordum. Düşünmüyordum bu sefer. Sadece İstanbul ve Ben…

Yirmi dakika boyunca, öylece izledim İstanbul’u. Sonra , bulmam gereken kişi aklıma geldi ve koltuğuma binerek, tekrar kökledim gazı. Bu durum her neyse, süreceği zaman boyunca kafam ayık olamayacaktı galiba.

Babam bu halimi görse “Alkolik mi oldun ulan eşşoglu eşşek” diye kızardı bana. Annem de kaşlarını çatarak bakardı; ama çok fazla bu konu üstünde durmazdı. Babam, anneme göre daha çok kızardı içki içmeme. Etrafında gördüğü çok alkol kullanan insanların, cinsel duyularını kaybetmesi muhabbeti, O’nu alkolden uzaklaştıran en büyük sebepti. Annemse, içki içmemin beni rahatlattığını fark ettiği için, çok fazla karışmazdı.

“Ah, yine maziye dalmışım. Nasıl kurtulacağım bu düşüncelerden?” Sürekli bir şeyleri düşünüp duruyordum. Düşünürken, katettiğim yolların farkında bile değildim. Köprüyü geçmiş, ilk sapaktan Üsküdar yoluna sapmışım bile.

Bir an içimde bir korku belirdi. Kime gidiyordum ki ben öylece? Ya karşılaşacağım kişi beni öldürürse? Ya bütün bu olanlardan sorumlu kişi O’ysa? Herkesi yok eden, beni tek başıma bırakmak isteyen bir düşman… Korkunun bir faydası olmayacağını fark etmiş olacağım ki, bu korku yerini bir anda bir rahatlama hissiyatına bıraktı. “Eğer bütün bunlardan sorumlu kişi O’ysa, bana verilecek bir hesabı var!” diyerek yoluma devam ettim.

Sahi, kendi kendine konuşanlara deli derlerdi; ama benim durumumdaki biri için de geçerli miydi bu durum? Sonuç olarak konuşabileceğim başka kimse yoktu henüz ve konuşmayı unutmamak için, arada bir konuşmam gerekiyordu. Hem deli olsam bile kime ne? Hayatım boyunca istediğim gibi konuşabilen bir adam olduğum için, bundan sonra da istediğim gibi, istediğim kişiyle konuşabilirdim…

Sonunda Üsküdar’ın merkezine gelmiştim. Takip ettiğim kişinin de benim gibi, sahil yolundaki banklardan birinde oturmuş olabileceğini düşünmüş olacağım ki, içgüdüsel bir şekilde arabayı oraya doğru sürmeye başladım.

Bir süre sonra, uzakta farları yanık bir araba gördüm. O an ki hislerimi anlamak ve anlatmak mümkün değildi; ancak rahat olmadığım bir gerçekti. Korkuyor değildim; ama fazlasıyla heyecanlanmıştım.

Arabaya yaklaştıkça, o arabayı tanıdığımı fark ettim. Bizim yıllar önceki siyah Range Rover jeepimiz miydi o? Evet evet, sanırım oydu. Gördüğüm bu manzara karşısında, zaten var olan heyecanımın yanına bir de şaşkınlık ve merak eklendi. Kalbimin ritmi şuan dörtyüz falan olmalıydı. Kalp krizi geçirmezsem iyidir, diye düşündüm.

Yıllar önceki arabamızın arkasına çektim kendi arabamı. Koltuktan kalkamıyordum çünkü neyle karşılaşacağım konusu ciddi manada beynimi kurcalıyordu. Yan koltukta duran viskiyi diktim kafama. Önümdeki arabamızın hizasında duran bankta oturan kişi, hiç heyecanlanmamış, arkasını dönüp bakmaya bile tenezzül etmemişti. Bu durum beni daha da heyecanlandırıyordu. İşte O’ydu. Her şeye sebep olan kişi. Yoksa bu denli umurasamaz bir şekilde oturamazdı. Bütün bu şeyleri bana yaşatan kişiydi O. Onu göreceğimi ve buraya kadar O’nu takip edeceğimi biliyordu. Şimdi de O’nun oyununa gelmiştim işte.

Elimdeki viski şişesini bir kez daha koltuğa koyarak, ağır ağır kapıyı açtım. Kapıdan çıkar çıkmaz, cebimdeki sigara paketinden, bir sigara daha alıp yaktım. Titreyen bacaklarımla, ağır ağır banka doğru yürüyordum. Seslendim;

-Hey! Umursamaz tavrı hala devam ediyordu. Gittikçe O’na yaklaşıyordum. O’nun bu umursamazlığı beni daha da fazla meraklandırıyordu. Bir kere daha seslendim;

-Hey! Baksana be adam! Yine dönüp bakmamıştı. Önüme çıkan tretuvar’ın üstünden atlayıp, kaldırıma çıktım.

-Birader nedir bu durum? diye tekrar seslendim. Artık O’na çok yaklaşmıştım. İki adım sonra yanına gelebilecektim; ama o hala bir umursama belirtisi göstermiyordu.

İki adım daha attım. Gördüğüm manzara karşısında tekrar şoka uğramıştım. Bu seferki kalp ritmim, az öncekine oranla çok daha yüksekti. Ellerim, ayaklarım bütün bedenim titriyordu. Demin arkasından bağırdığım adamın karşısındaydım; ama tek bir kelime dahi edemiyordum. Dilim tutulmuş, beynim donmuştu adeta.

Karşımdakinde aynı heyecanın olmaması beni daha da çok şaşırtıyordu. O sadece sakin bir şekilde, kafasını dahi kaldırmadan sadece gözlerini gözlerime dikmişti. İstifini hiç bozmamıştı.

Karşımda ben vardım. Ben vardı. Bendim O. Resmen kendimi görüyordum karşımda. Aynaya baksam bu kadar benzetemezdim kendime. Yıllar önceki arabamızın içinden çıkan adam, yıllar önceki benmiş.

Dakikalarca kıpırdamadan, tek kelime dahi etmeden bakıştık…

Devam Edecek…

                                                                           

Ni 6

Tanrı, insanların dinle yönetilmesini isteseydi, kendisi yönetirdi.