berk yaman | Lolero Kafası

Ni 22
Ni 15

Beynim Yanmış

Yazının başlığı aslında çok farklı bir şeydi; ama yazının sonuna gelince, başlığın bu olması gerektiğini fark ettim. Yazık ya…

Klasik bi cümle vardır ya hani, “devir çok kötüleşti abi, eskiden böyle değildi” diye. Aslında hep böyleymiş. Yani insan aynı insan sonuç olarak, öyle çok büyük değişimlere uğraması beklenilemez bence. Muhtemelen hep kötüymüş de iletişim bu kadar ileri seviyede olmadığı için, insanlar duyamıyormuş. Geniş kitlelerce duyulamayan ibnelik, yapanın yanına kar kalıyormuş. Çok karlı bir işmiş zamanında. Aslında bu kadar yapılmasına bakılırsa hala karlı bir iş olabilir. Yapanına sormak lazım. 

Öyle çok eski devirlere gitmeyeceğim. Zaten yaşım gereği de gidemiyorum. E zaman makinesini de icat edemediğimden ötürü, doğal olarak gidemiyorum. GİTMİYORUM LAN. Gitme şansım olsa kesin giderdim ama. Ya harbiden he, keşke gidebilseydim. Ne işim var abi benim burada. Bu yüz yılın insanı değilim ben. Gideyim. 

Deyip çat diye bitiriyormuşum yazıyı. Bir an gözümde öyle canlandı şaka bi yana. Gideyim gideyim deyip masadan koşarak uzaklaşarak 18. yüzyıla gitmek. Koşarak.. 

Neyse ya ne diyordum ben? Kafamı karıştırmayın oğlum. 

Hah, ibnelik. Yok asıl konu bu da değildi. İnsanlık.. Değişim.. Devir.. Kötü.. Değil.. Üfff demin kafamda ak pak olan konu karma karışık hal aldı lan. Konuyu toparlayamıyorum. Ne dicektim acaba, ben de merak ettim şimdi. 

O zaman o konuyu geçelim de başka bir şey anlatayım ben size.

Çocukken bi keresinde.. Oğlum bu şarkı nereden açıldı?

Ya yemin ederim 40 yıl sonra yazı yazasım geldi o da şuan allak bullak olan kafam sayesinde, yazıdan çok müsvette kağıdına döndü. Pornstep çalıyor lan. Aah uh uh uh diye.. Yuh! Millet ne değişik şarkılar yapıyor ya.. Aa karı boşaldı. Neyse ben terbiyemi bozmayayım. 

Konu aklıma geldi galiba. Gelmişken devam edeyim mi? Dur bakalım deneyeyim.

Bence insanlar hep aynıydı. Yani hatırlayın, küçükken güvenimizi kıran arkadaşlarla, büyüdüğümüzde güvenimizi kıranların farkı ne? Veya katillerin bundan 100 yıl önceki katillerden farkı? Tecavüzcülerin, hırsızların, iyi insanların veya GERÇEK aşıkların… Bence hiçbirinde yenisinin eskisinden farkı yok. Sadece hepsinin ambalajları değişti. Görüntüleri, sunumları, nasıl adlandırırsan bu zımbırtıyı işte tek değişen o. 

Bu muymuş lan demek istediğim şey. Vay anasını satıyım. Sen o kadar uğraş uğraş, çıka çıka bu çıksın. Helal olsun. 

Arada bir yazayım ben ya. Yazmaya yazmaya paslanmışım. Her hafta beni yazmaya zorlar mısınız? Yazma yetimi geri kazanayım. Ne zor işmiş lan yazmak. Bisiklet kullanmaya da hiç benzemiyormuş. Onu ne kadar uzun süre kullanmazsan kullanma unutmuyormuşsun ya hani… Bir kaç ay yazmayınca, yazmak ne demek onu bile unutuyormuşsun meğer. Bir de ne ilginç ya…

Hakikaten niye bisiklet kullanmak unutulmuyor lan acaba?

Oc 16

Filmlerde Bulduğumuz Hayatlarımız

Çok ilginç bir akşam. Hava soğuk. Gerçi Ocak ayının ortasında, havanın soğuk olması çok da ilginç değil; ama akşam ilginç. Bana çoğu gün ilginç geliyor biliyor musunuz? Çünkü hepsi, bir önceki günün aynısı olmasına rağmen, birbirinden tamamen farklı. Yaşattıkları duygular, yarattıkları hayaller. Her gün birbirinden bağımsız onlarca hayal kuruyoruz, sonra bir umutsuzluk gelip bu hayalleri çalıp götürüyor…

Neyse, yavaş yavaş konumuza girelim. Ne dersiniz? Bence olur. 

Bu ilginç günlerin bazılarında, bazı filmler izliyoruz can sıkıntısından. Kimimiz romantik, kimimiz bilim kurgu, fantastik, komedi, kimimiz biyografi filmleri izlemekten keyif alıyoruz. Ve keyif aldığımız türden olan filmi açıp, izlemeye başlıyoruz. Canımız sıkıldığı için açtığımız bu filmlerde, ana karakterler oluyor. Kahramanlar… Kahraman neydi? Kahraman; hayat kurtarandı. Zor durumlarda ortaya çıkıp, sana yarar sağlayan kişiydi. Kahraman, insanın kendine yakışanı giymesiydi.. Bu son cümle olmadı galiba. Görmemezlikten gelip geçelim arkadaşlar…

Bu kahramanlar bu filmlerde, kendimizi görmek istediğimiz hayatlara sahip oluyorlar hep. “Keşke bu karakterin hayatını yaşasaydım” dedirtiyorlar utanmadan ve acımasızca. Aslında senaristler de bu yüzden bu kahramanları ortaya çıkartıyorlar. Bazı filmlerde, yaşadıkları aşklar için kıskanıyoruz onları; bazı filmlerde, insanları kurtardıkları için. Özeniyoruz…

Buraya kadar her şey normal. Anormal olan durum ise, onları kıskanıp onlara özendikten sonra hiçbir şey yapmadan kendi sıradan hayatlarımıza geri dönmemiz. Neden dönüyoruz? Dönmemeliyiz. Neden dönüyorsunuz? Dönmeyiniz.

İnsan üstün bir varlık. Yoo yoo gerçekten öyle. Ne yazık ki, bu durumu fark edip herkesin üstün olmasını istemeyen tipler yüzünden salaklaştırılıyoruz. Basite indirgendiriliyoruz. İndirgendirilmek… Başkaları tarafından, üst noktadan aşağı çekilip alt noktalarda yaşamaya maruz bırakılmak. Hatta o kadar alt nokta ki bu nokta, kendi isteklerimizin peşinden gitmeyi bırakıyoruz, “Bunu yapamam, başaramam…” diyerek. Halbuki o kadar da zor bir şey değil, istediğini başarmak. Sadece en başında “Bunu yapabilirim, başarabilirim…” diyebilmek gerekiyor. 

Acıktığın zaman mutfağa gidip bir şeyler yemek istiyorsun. Sonra gidip bir şeyler yiyerek acıkan karnını doyuruyorsun. Basit, çünkü bunun için “Bunu yapamam. Başaramam…” demiyorsun. İstersen bir dene. Karnın acıktığında mutfağa gidip bir şeyler yiyemeyeceğini düşün. Gidemezsin. Sanki bir kuvvet, oturduğun koltuğa yapıştırır seni. İki adım uzaklıkta olan mutfak, fizandaymış gibi görünür gözüne. Üşenirsin, başaramazsın. Aç kalırsın. “Neyse uyuyayım o zaman” der, aç karnınla uyursun.

Şimdi de zamanında kurduğun hayalleri düşün. Yapmak istediklerini. Yapmak isteyip, başaramayacağını düşünerek vazgeçtiklerini. Aynılar değil mi? Evet, aynılar…

İşte biz bu arzularımızı, hayallerimizi, peşini bıraktığımız isteklerimizi, filmlerde buluyoruz. İzleyip beğendiğimiz, bizi etkileyen bütün filmler, bunları hatırlatıyor bize. Başarmak isteyip de yapamadıklarımızı. “Keşke” deyip de “Ama…”ladıklarımızı…

Bu yüzden, o muhteşem aşıklar ayrılınca hüzünden, kavuşunca mutluluktan doluyor gözlerimiz. Bu yüzden, Superman, Spiderman, Batman dünyayı bir kere daha kurtardığında sevinçle doluyor içimiz. Bu yüzden, Sherlock Holmes suçluları yakaladığı zaman adaleti yerine getirmiş gibi hissediyoruz. Çünkü biz bu filmleri izlerken o kahramanları değil; olmak isteyip de olamadığımız kendimizi görüyoruz.

Böyle olmak zorunda değil. Hayallerimizi filmlerle hatırlamak yerine, onları gerçekleştirebiliriz. Yaşamak istediğimiz hayat, nasıl bir hayat olursa olsun, o hayatı yaşayabiliriz. Ve şunu biliyor musun? 

Başarabiliriz.

Hadi şimdi kalk ve acıkan karnını doyurmak için mutfağa git!

Sevgilerimle… 

                                                                                                  image

Oc 3
“sıkıntıdan ölmek” adlı çalışmam… insan bazen gerçekten çok sıkılıyor. halbuki bu kadar sıkılmasa daha iyi. 
mesela bir süre boyunca bir şeyle uğraşıp, birden bire bu uğraştığın şey bitince, dımdızlak kalıyorsun. dımdızlak çok ilginç bir kelime, dıptıstak gibi bir şey. bence bu dımdızlak kelimesi de sıkıntının bir ürünü. 
neyse dımdızlak kalınca, insan çok sıkılıyor. kitaba sarıyorum yok, diziye sarıyorum yok, filme sarıyorum yok. abuk zubuk şeyler araştırıyorum. onlar da bir süre sonra sıkıyor. 
selamlar selamlar.. çok sıkılıyorum. teşekkürler…
İnstagram

“sıkıntıdan ölmek” adlı çalışmam… insan bazen gerçekten çok sıkılıyor. halbuki bu kadar sıkılmasa daha iyi. 

mesela bir süre boyunca bir şeyle uğraşıp, birden bire bu uğraştığın şey bitince, dımdızlak kalıyorsun. dımdızlak çok ilginç bir kelime, dıptıstak gibi bir şey. bence bu dımdızlak kelimesi de sıkıntının bir ürünü. 

neyse dımdızlak kalınca, insan çok sıkılıyor. kitaba sarıyorum yok, diziye sarıyorum yok, filme sarıyorum yok. abuk zubuk şeyler araştırıyorum. onlar da bir süre sonra sıkıyor. 

selamlar selamlar.. çok sıkılıyorum. teşekkürler…

İnstagram

Ara 7

21 Aralık ve Mükemmel Hayatlarımızı Kaybetme Korkumuz

Sene 2012.. Yani “milat” denilen günden sonra, 2012 tane yıl geçmiş. Milattan öncesinde de milyonlarca yıl olduğu söyleniyor. İlk insanın kaç milyon yıl önce dünyaya geldiğiyse, benim için hala bir muallak. (Muallak da ne ilginç bir kelimedir ya…)

Bir şeyler hakkında yorum yapmadan önce, araştırılması ve o konu hakkında düşünülmesi taraftarıyım. Pek fanatizm yanlısı değilimdir, hatta fanatizmden nefret ederim; ama bu noktada tam bir fanatiğim sanırım. Düşünsenize, bir adam bir konu hakkında hiçbir şey bilmiyor; ama o konu hakkında ihtisas yapmışcasına yorumlar yapıyor. Öylesine kesin, öylesine ısrarcı konuşuyor. Halbuki cahilin önde gideni.

Neyse hazırsanız konumuza giriyorum…

image

Malumunuz, 21 Aralık’ta bir şeyler olacağı söyleniyor. Kıyamet kopacak deniyordu mesela, bu görüşü savunanların sayısı hala az değil; ama en azından artık farklı teoriler de ortaya atılmış durumda. “Güneş tutulacak” “Güneş çok fena tutulacak” “Tutmayın ulan Güneş’i” “Güneş var ya, aylarca tutulacak” “Enerji falan olmıcak hiç” “Teknolojik hiçbir alet çalışmıcak” gibi… Bana kalırsa hiçbir şey olmayacak. 

Bir de kalkmış diyorlar ki; Mayalar takvim yapıyordu, takvim bitmiş… E biter tabi. Adamlar da bir yere kadar yaparlar takvimi. Bilmem kaç asır önce adam takvim yapmış, bu yıla kadar yazdığına şükretmiyorlar da “Hiii 21 Aralık 2012’de takvim bitmiş, kesin kıyamet kopcak” diyorlar. Kıyamet kopacak demeyenler de bir takım doğa olaylarının olacağından, insanlığın başına büyük felaketler geleceğinden falan bahsediyorlar. Neyse ben bunlardan bahsetmeyeceğim, zaten yüzlerce kaynakta bunları okuyabilirsiniz. Ben daha farklı bir şeye çekmek istiyorum dikkatinizi…

Velev ki 21 Aralık’ta kıyamet kopsun.

Ne kaybedersiniz? Ölsün bütün insanoğlu. Bence bu kadar yaşamamız bile büyük bir hataydı. Ben tanrı olsam, insan ırkının bu kadar süre yaşamasına da izin vermezdim şahsen. Düşünsene; bu kadar çıkarcı, bu kadar kötü, hoşgörüsüz, yalancı, savaşçı, ırkçı, şiddet yanlısı, anlayışsız, beyni olup da kullanmayan bir tür binlerce yıldır öyle veya böyle yaşamını sürdürüyor. Saçmalık!

Sanki bu güne kadar çok iyi, çok başarılı bir süre geçirmişiz, mükemmel işlere imza atmışız da aman 21 Aralık’ta kıyamet kopmasın, olaylar olmasın. Adama demezler mi, “Tamam hadi seni insan ırkından ayrı tutup bakalım, sen ne yaptın bu güne kadar?” diye? Bence derler. Ben olsam derdim çünkü. 

Geçen gün bi’ ortamda kızın tekiyle tanıştık, konu dönüp dolaşıp 21 Aralık’a geldi. Gelmez olaydı. Ayağında Ugg’ı, parmaklarında ojeleri, suratında 13 kilo makyajı olup, en son okuduğu kitabı sorsan Cin Ali’yi söyleyecek bu hatun, “Ayyy kıyamet kopmasın yaaa”  dedi. Tutamadım kendimi sordum; “Niye ki?” diye. Önce Şaşırdı tabi. Sonra başladı o fok balığı kıvamındaki diksiyonuyla anlatmaya… “Ne demek niye ya? Kopsun da ölelim mi? Ben ölmek istemiyorum, daha çok gencim. Hem yazık değil mi insanlara?” falan fişman.. Susturdum; çünkü onu susturmasam kıyameti o gün ben kopartacaktım muhtemelen.  

Hatun ölmek istemiyormuş, daha çok gençmiş… Sanki bundan sonra yaşayacağı 40-50 yılda dünyaya yön verecek buluşlar yapıp, savaşları durduracak. Peh.

İnsanlar yaşadıkları süre boyunca, bırakın dünyayı değiştirip daha güzel bir yer haline getirmeyi, kendilerini geliştirmeye bile erinmişler ki bu da bütün insan ırkının gelişememesine sebep olmuş.

Olduğumuz noktaya bakın: Siz şuan bu yazıyı okurken, dünyanın bir yerinde bir hırsız, ihtiyacı varken veya yokken, bir adamın eşyasını çalıyor. Kiralık bir katil, hiç acımadan, öldürülmesi emredilen kişiyi öldürüyor. Bir devletin askerleri, başka bir ülkenin halkına bomba ve mermi yağdırıyor. Tam şuan bir çocuk, bankasında milyar dolarlar olan insanlar varken, açlıktan öldü. Bir genç kız, sevgilisi onu terk ettiği için intihar hazırlığında. Böyle hayvan gibi sakal bırakmış bir dayı, kızının erkek arkadaşı var diye kızını dövüyor. 

Yani demek istediğim, boşverin n’olacağını… En fazla ölürüz. İnsanlar zaten asırlardır birbirlerini öldürüp, birbirlerini daha çok öldürebilmek için “koruma sanayii” adı altında daha gelişmiş silahlar üretiyor. Bu kıyamet dedikleri şey, ne kadar kötü olabilir ki? Varsın 21 Aralık’ta kıyamet kopsun.

Bence kıyamet, ilk insanın dünyaya gelmesiyle çoktan koptu bile…

                                                                            image

Farklı Bi’şeyler Düşünmek

Düşünmek istiyorum. Düşünülen ve düşünülmüş olan, ayrıca bundan sonra düşünülecek her şeyden farklı bir şeyler düşünmek istiyorum. Bütün bunlara bakılan bakış açılarından, daha farklı bir bakış açısından bakarak, daha farklı düşüncelere sahip olmak istiyorum. Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bir çok şeyi bilmediğim gibi, nasıl farklı düşüneceğimi de bilmiyorum. Aslında bazen gerçekten çok farklı düşünüyorum, hatta düşündüklerimi anlamıyorum. Anlamaya çalışırken, uyuyakalıyorum; ama istediğim tam olarak bu değil. Bilinçli bir şekilde, bilincimde farklılık yaratmak istiyorum…

Mesela, yolda yürürken gördüğüm insanların, nereden nereye gittiklerini bilebilmek istiyorum. Onların yürürken düşündüklerini, düşünebilmek, hislerini hissedebilmek istiyorum. Öyle bir pencereden bakıyım ki dünyaya, her şeyi görüp duyabileyim, her şeyi diğer insanların düşündüğünden farklı düşünebiliyim istiyorum. 

Odunlara sadece odun olarak bakmayayım istiyorum. Kışın ısıtma aracı olarak kullanılan bu odunlara, yazın da saygı gösterilsin istiyorum. Mesela bir odunla konuşulsun ve konuşulurken de takım elbise giyilsin istiyorum. Saygıdan ötürü… Odunlara saygı gösterilsin istiyorum. Odunlar saygıdan yoksunlar…

Aslında bir çok şey saygıdan yoksun. En başta insanlar. Başka şeylere saygı göstermeyen insanlar, birbirlerine de saygı göstermiyorlar. Aslında herkes saygı bekliyor. Herkesin bir şeylerden ötürü haklı olarak saygı beklediği bu dünyada bu kadar saygısızlığın olması çok saçma. Saçmalamak saygısızlık olamaz. Çünkü doğru saçmalayabilmek, sanattır; ama konumuz bu değil. Konumuz saygı. Her şeye saygı gösterilmesi gerekiyorken, insanlara bile saygı gösteremeyen bir toplum, oduna nasıl saygı gösterebilir ki? Gösteremez. Göstermeli…

Sadece oduna değil. Mesela her gün üstünde oturduğumuz koltuklara, içinden bir şeyler içtiğimiz bardaklara, bindiğimiz ATlara saygı göstermeliyiz. Birazcık saygınız var mı acaba? Bana gösteriniz. Saygının olmadığı yerde huzur olabilir mi?

Bahsettiğim, mevkilere veya makamlara gösterilen yapmacık saygılar değil. Tam olarak bunun tersi. İnsan olduğu için, insanlara saygı göstermek. İnsan olabilmek. Çok garip bir şey insan olabilmek. Aslında tertemiz doğan ruhlarımızın insanlığı zamanla yok edilmese, çaba göstermemiz gerekmeyen insan olma durumu; kirletilen ruhlarımız yüzünden, çaba gösterilerek bile zor ulaşılan bir hedef olmak zorunda kalıyor. 

İnsan olmak neden bu kadar zor? Birilerine hoşgörü gösterebilmek, saygı duyabilmek, her durumda sakin kalabilmek, hatta ve hatta var olan her şeye bir nebze sevgiyle bakabilmek bu kadar zor olmamalı. Kolay olmalı. Şey kadar kolay olmalı. Bir kafeye gittiğinde, içeceğin şeye daha önceden karar vermişsen eğer, garsondan onu istemek kadar kolay… Bir eczaneye gidip, prezervatif almak kadar zor olmamalı. 

İnsanlar yanlış şeylere çok fazla değer verip, önceliklerini doğru seçemiyorlar. Farkında mısınız, hepimiz bir şeylerle uğraşıyoruz… Hatta bazıları milyon dolarlarla oynarken bazıları aç kalmamanın derdinde; ama ikisi de mutsuz ve ikisi de huzursuz. “Serbest zaman” öğesi işte tam da bu noktada kafa kurcalıyor. İnsanların rahat bir hayat ve eğlenceli zaman geçirmek adına yaptıkları bütün her şey, zamanlarının neredeyse hepsini, sıkıcı bir şeylerle geçirip mutsuz olmalarına neden oluyor…

Bunun nedeni ne biliyor musunuz? Ben bilmiyorum; ama tahmin edebiliyorum. Bence demin de belirttiğim gibi, insanlar yanlış şeylere değer veriyorlar. Mesela güç, para, şan, şöhret, hırs vesaire vesaire… Bütün bunlar için, bir çok insanın kalbini kırıp, bir çok insanın mutsuz olmasına neden olan insanlar, bir süre sonra kendilerini, mutsuzluğun en içinden çıkılmaz hapislerinden birinde buluyorlar… Bulmayaydılar iyiydi; ama bu kadar değersiz olması gereken konulara bu kadar değer veren insanların kaçınılmaz sonu bu. 

Bir çok insan tanıdım… Bu bir çok insanın değişmeyen tek bir isteği var. Bir yerlere ulaşıp bir şeylere sahip olarak mutlu olmak. Bu bir çok insanın bir çok özelliğinden bir tanesi bile, “sadece mutlu olmak” değil. Dediğim gibi insanların istediği “bir yerlere ulaşıp bir şeylere sahip olarak mutlu olmak” olunca asıl ulaşılması gereken “mutluluk”, hiçbir zaman elde edilemiyor.

İşin kötü tarafı, toplumda öyle bir algı oluşmuş ki, Mehmet, Züleyha, Pakize ve Müslüm böyle olduğu için, siz böyle olmadığınız zaman, herkes size baskı uyguluyor. “Hayat böyle kolay değil. Çalış.” Olur çalışırım; ama ne için? Nasıl? Bütün hayatımı, sırf düzen aksamasın diye abuk subuk bir şeylerle çalışarak geçirip, birilerinin kalbini kıracaksam, çalışmamak daha mantıklı ve makul. 

Yolda yürüyen insanların hiçbiri bunları düşünmüyor sanırım… Anladığım kadarıyla hepsi, işinden çıkıp evlerine yürürken, kredi kartı taksitlerini nasıl ödeyeceklerini veya yolda trafik olup olmayacağını, hepsini geçtim ertesi gün nasıl aynı şeyleri tekrar edebileceklerini düşünüyorlar. En uç düşünceleri, evliyse eşiyle sevişmek; evli değilse hayatının insanını bulup bulamayacağı veya hayallerindeki insanla sevişip sevişemeyeceği olan; ama bindiği otobüste oturduğu koltukta, ateşli sevişmeleri hayal edip, bunu dile getirmekten bile korkan bu insanlar, nasıl mutlu olabilirler ki?

Sanırım bu yazıda, farklı bir şeyler düşündüm ve size de düşündürdüm…

Saygılar

                                                                             

Aceleye gerek yok. Tadını çıkar.

Acelemiz var. Her şeyden ve herkesten bir an önce kurtulmaya çalışıyoruz, neden?

“Beni bırak, gitmem gerek!” Bazen sadece tek bir duman çekiyoruz, sigaralarımızdan. Fondip koyuyoruz kadehlere, acelemiz mi var? Nereye? Nefes alıp verişlerimiz tehditkar, her an ölecekmişiz gibi. Sevişmelerimiz erken bitiyor ve kalkıyoruz yataktan. Gidiyoruz. Acelemiz var sanırım. Neden?

Sıkılıyor muyuz her şeyden acaba, yoksa bir yerlere yetişme arzusu mu bu aceleyi yaratan? Beni de götürün, beni de… Geride kalıyorum, acelem yok. Aslında acelem yok; ama gidiyorum. Gitmek istemiyorum. Beni götürmeyin, siz de kalın. Durun, gitmeyin. Nereye gideceksiniz zaten bu sıcaklarda? Hem nedir bu gitme ısrarı kuzum? Durunuz. 

Işıkları kapatın, bütün lambaları. Sokak lambalarını da. Gece karanlığında kalalım, yalnızlığımızı fark edelim. İşte bu. Bu yalnızlığın sebebi, aceleniz. Bir dosttan diğerine, bir bedenden başka bir bedene. Beğenemiyoruz.

Bütün öğretiler yalan. Hepsini unut. Sadece acele etmeyi bırak. Yavaşça nefes almakla başla buna. Öyle derin al ki nefesini, deniz olsa, derinliğinde boğul. Bütün hücrelerine işlesin nefesin, ve sakince bırak. Sevdiğinin boynunda nefes alırcasına. 

Dışarı çık ve gökyüzüne bak, yıldızlara mesela. Kullanıyorsan, bir sigara yak. Öyle acele acele yakıp söndürme hemen ama. Yavaş yavaş çek dumanını. Öldürecek seni, öldürsün. Keyfine var. 

Yemeğin, tadını çıkara çıkara ye. Alkolü sarhoş olmak için değil, keyif almak için iç. Sevişiyorsan, bütün bedeninde tek bir öpülmemiş nokta kalmayana kadar öp, öyle seviş eşinle. Ne bu acele? Dostluğunu sonuna kadar ver ve sonuna kadar al. Aşkını yavaşça yaşa. Aşk acını da öyle. Unutma hiçbir şeyi, her şeyi hatırla. İşe gidiyorsan, yavaş adımlarla git. Büyümek istiyorsan, sabret büyürsün. Yaşının tadını çıkar. Ölüyorsan, hafif hafif öl, öyle birden değil. Yavaş yaşa. Acele etme. Aceleye gerek yok. Üzülüyorsan, bol bol üzül. Ağlıyorsan, bol bol ağla. Mutluysan, bol bol mutlu ol. İyice gül. Hep gül.

Mutluysan, mutlu kal. Acelen yok. Hep mutlu kalabilirsin. Gülsene bi’. Ama acele etme, yavaş yavaş gül. 

Hayatın tadını çıkar…

                                                                             image

Online Hayat bloguna verdiğim röportajıma, buradan ulaşabilirsiniz.

Nerede çizdirdin bu resmini? Ne kadar güzel gülümsetmiş seni ressam. Oysa sen gülmezsin. İnsanlığın durumuna ağlarsın hep. Sen öyle bir insansın ki, kendini unutmuşsun, bir dünya uğruna. Unutma. Sen çok güzelsin. Kendini düşün; ama olmaz! Ne zaman bunu söylesem sana, kızarsın bana. İnsanların mutlu olamadığı bir yerde, mutlu olamayacağını anlatırsın ya, anlatma! Sus, o güzel dudaklarını, bu çıkarcı ve kötü insanlar için yorma.

Sebeplerin sonuçları doğuracağını söylersin hep. Nasıl bir sebep, insanları bu kadar acınası duruma getirmiş olabilir ? Bana bir sebep veremezsin ve kimse veremez. İnsanlar akıllı, akıllıydılar en azından, akılları ellerinden alınmadan önce. Nasıl bir insan, aklını bırakabilir? Ne için?

Bu savaşlar… Seni terk etsem, babasını savaşta kaybeden, hayatın boyunca daha önce hiç görmemiş olduğun, tanımadığın bir çocuğa üzüldüğün kadar üzülmezsin! Bu ne büyük densizlik… Tamamen masum bir adamın, sırf birilerinin çıkarları böyle istediği için, sırf servetini biraz daha katlamak için ölmesi seni ne ilgilendirir? Biraz bencil olsana! İnsanların arasına karış, onlar nasıl ise, sen de öyle ol. Yalancı ol, çıkarcı ol, bencil ol, hoşgörüsüz, duyarsız, alçak ol. Bu kadar iyi olma, yoksa seni yok ederler. Diri diri yer, kanını emerler. 

Sokakta gördüğün, yardıma muhtaç birine sakın yardım etme. Ne malum? Belki o adam, ona yardım ettiğin için sana dua eder. Daha da fenası, hafif bir tebessümle birlikte teşekkür eder. Ne haddine? O kim oluyor ki sen ona yardım ediyorsun ve o sana teşekkür ediyor, gülümsüyor. Sakın! 

Ne diyorduk? Heh. Bu resmini kim çizdi? Ne güzel gülümsetmiş seni… İnsanlık mutlu olmadıkça, gülmemeye yemin eden seni, ne de güzel güldürmüş ressam. Ellerine sağlık. Belki de bu tebessüm sayesinde, insanlık daha mutlu bir yer olacak. Gülümse…

                                                                             

Tem 9

Ne güzel kısıyorsunuz gözlerinizi efendim. Ne güzel? Çok güzel kısıyorsunuz gözlerinizi. Olan bütün olayları netlemeye çalışırcasına, ne de güzel odaklanıyorsunuz her şeye. Kısıyorsunuz gözlerinizi; ama her şeye. Odaklandığınız kadar da tehditkar. “Gözlerimi kapatmam an meselesi” mesajını veriyorsunuz apaçık. Netleyerek odaklandığınız onlarca, yüzlerce, binlerce şey. Hepsi bir anda yok olur kapatırsanız gözlerinizi. -Puf diye- Kapatmak isterseniz, kapatınız efendim. Ben kim oluyorum ki size “Kapatmayın” diyeceğim? Hatta siz isteyiniz, ben gözlerinizi kapattığınızda kendinizi tam ortasında bulduğunuz karanlığın içine de gelirim. Düşünmem. Düşünmek mi? Ne münasebet. Ben sizinle birlikte karanlığı aydınlık da ederim. İşim bu. Lambayım ben veya el feneri. El fenerlerine güveniniz efendim, güveniniz. Onlar en karanlıklarda işinizi görürler, sonra bir kenara atar bırakırsınız. Atınız, ziyanı yok. Karanlığınızı aydınlatmaya gelirim emrederseniz. Lakin gözleriniz… Ne de güzel kısıyorsunuz gözlerinizi.

Ben size kısmayın diyemem. Üstelik siz gözlerinizi öyle kısıp da bana baktığınızda… İşte siz öyle gözlerinizi kısıp bana bakmayınız efendim. Öyle olduğunda ben kendimi bir şey sanmaktayım. Oysaki siz her şeye öyle bakıyorsunuz. Ne de güzel bakıyorsunuz. Siz bir dağa baksanız bu bakışlarla, dağı yıkarsınız. Uslu uslu yerinde duran dağ, yanardağ olur da yanar. Dağ. Yakıyorsunuz siz efendim, bakışlarınızla. Mesela hani siz bir gün bana bakmıştınız hatırlar mısınız? Hatırlamıyorsunuzdur. Hatırlamanızı isterdim, lakin önemi yok. İşte beni o gün yakmıştınız. Yanmıştım da ağzımı açıp tek kelime edememiştim efendim. Kapatınız gözlerinizi rica edeceğim. Ben kim oluyorum da size kapatınız diyorum? Kusuruma bakmayın, bazen hadsizleşebiliyorum.

Çok güzel kısıyorsunuz ya gözlerinizi, kapattığınızda her şey yok oluyor. Kapatınız efendim, yok olsun her şey. Yok olması daha da makbul, daha da güzel. Hem zaten gözleriniz aduket çekiyorlar adeta. Yazık değil mi bu insanlara? Kapatınız gözlerinizi, rica edeceğim. Son bir kez bakınız ama yine de. Her şeye. Her şeye son bir kere daha bakınız siz, o muhteşem gözlerinizle. Her şey de son bir defa daha baksın gözlerinize. Bu gürültülü kalabalık, bu toplumsal yaralar, açlar, toklar, intihar etmek üzere olanlar, bu şehir, yer yüzü, gökyüzü, köprüsü bu şehrin, son bir defa daha baksın gözlerinize. Son bir defa bakın onlara, netlemeye çalışırcasına. Anlayabiliyor musunuz efendim hiçbir şeyi? Anlamak güç, anlamak zor. Bırakınız bütün bunları. Hiçbirinin önemi yok.

Ziyadesiyle önemli olan bir konu var. Son bir defa bakınız gözlerime. Son bir defa baksın gözlerim, gözlerinize. Ne de güzel kısıyorsunuz gözlerinizi öyle. Kapatınız daha sonra. Yoksa korkarım ki ya ben aşık olacağım size, ya sizi aşık edeceğim kendime. İki türlü de acı var sonunda, görmüyor musunuz? O aduket çektiğiniz gözlerinizle, bunu göremiyor musunuz? Gidiniz. Kapatınız gözlerinizi. Ben ne mi yapacağım? Devam etmeye çalışacağım hayatıma. Sizsiz ne kadar devam edebilirsem efendim, sizsiz ne kadar devam edebilirsem…

                                                                             

Tem 5

Tarihe geçsin, ilk röportajımı Genesis Medya’ya verdim. 

Röportajın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Tem 3

Derdini al da gel, haydi gel içelim. Ciddiyim. Al rakını gel, kuralım soframızı. Ne derdin varsa başla anlatmaya. Sahi, ne derdin var? Bir dedenin ölümü bekleyişi veya bir bebeğin elindeki şekeri kadar kesin mi dertlerin? Muhtemelen değil. Aslında hiçbir şeyimiz yok. Sadece bir çölün ortasında gibiyiz ve yokluğumuzun peşine düşmüş akbabalar.

Düşünüyorum da acaba kaç yıldır yağmurlardan kaçıyor insanoğlu? Eskiden “bereket” derlermiş yağmurlara. Nice şaire ilham perisini cennetten indiren yağmurlar. Belki de Dünya’nın gözyaşları. Boşuna ağlar mı koskoca Dünya? Boşuna kimse ağlamaz. Genelde boşuna güler insanlar. Gülsünler. Herkes gülsün, gülmeli. Bir tebessümün yapamayacağı bir şey var mı? Binalar dışında. İnsanların içinde uyuması için yapılmış; ama zamanla insanları binaların dışından koparan binalar. Odaların içine hapsoluyoruz. Perdelerini indiriyor herkes. Güneş girmeyen eve doktor girermiş. Girmiyor da son zamanlarda. Öylece ölüyoruz.

Şaşırmışlığın ötesindeyiz. İlk başta şaşırdığımız her şeye alışıyoruz. Alıştığımız her şeyden sıkılıyoruz. Heyecanımızı yitiriyoruz. Her zaman şaşırsak keşke. Mesela aşıklar, birbirini her gördüğünde şaşırsa. Daha önce hiç görmemiş gibi, ilk kez görüyormuş gibi. Her buse, ilk kez konduruluyormuş gibi olsa. Adım başı bir hüznün dükkanı var sokaklarda. Tebessüm satan seyyar satıcılar olmalı. Kol kola gezen çiftlerin, bu seyyar satıcılardan tebessüm alması için. Şey görüyorum sokaklarda, biten anılar. Zamanla, yok oluyorlar.

Sokakta yürüyen herkesin kafası öne eğik, telefona bakıyorlar. Kimse birbirinin suratına bakmıyor artık. Bakmalı. Hatta selam vermeli. Güler yüzlü bir selamın karşılığında, bön bön bakmamalı kimse; ama bakıyorlar. Anlamıyorlar çünkü. “Beni tanımayan biri bana neden selam verdi ki?” öğretisi almış herkes. Oysa “Beni tanımayan herkes bana selam vermeli” olmalı doğrusu. Tanımadıklarımıza da bir selam vermeliyiz, güler yüzle. Belki öyle olunca, dünya daha güzel bir yer olur.

Ne olduğu anlaşılamayan cümleler. Tam bir karmaşa. Hadi yolumuza devam edelim. Dertlerini anlatsana bana. Veya vaz geçtim, anlatma.  Hadi gel içelim. Kendini al da gel, yeter. Gülelim. Karşılıklı göbek atalım, dans edelim. 

                                                                             

Tem 1

Yeryüzünden gökyüzüne.

Mecazi manada gökyüzü. Gerçeği huzur. Bu adam huzura takmış ya hu, bir huzurdur gidiyor. Ağzımdan düşüremedim şu huzuru. Ne huzurmuş arkadaş, “ara ara bulamadım” derken buldum. Meğer huzur, uzak kalmaktaymış. Yani uzak kalmak dediysem, ciddi manada uzak kalmak. Her şeyden. Ha bir de istesen bile yapacak bir şey bulamamakta. Burada bahsettiğim “arasan bile” tanımı kesinlikle bilgisayar başında, televizyon karşısında, telefonun ucunda bekleyerek “arasan bile”si değil. 

Malumunuz, bir süredir yoktum. Çok uzun süredir yok değildim; ama bir süredir yoktum işte. Bir hafta falan olmuştur. Geçmiş de olabilir, geçmemiş de. Yani tam anlamıyla hatırlamıyorum aslında ne kadar süredir olmadığımı. Amaaan neyse.

Köydeydim ben. Köyümde. Özümde, bir nevi. Dağlar, bahçeler, çayır, çimen, toprak, börtü böcek. BÖCEK. BÖÖ. Korkutucuydu aslında böcekler; ama bir süre sonra alışıyor insan. (Döncem bu konuya biraz sonra) Zaten insan neye alışmıyor ki? Değil mi üstadım… Ah o eski bayramlar… Falan derken bak yine konudan koptum. Ne diyorduk? Heh, köy. Köyümdeydim ben işte. Dağlar, bahçeler… Dur dur. Buradan daha önce geçmiştik. Dönüp durmayayım. Neyse işte köyümdeydim ben, “aşağı yukarı 1 hafta”dır.

Telefonu bile kapattım köydeki evime girer girmez. Zaten aklımdaydı kapatmak. Bi’ baktım evde şu Vınnn’lardan var. Dedim “Bu ne? Yakışıyor mu size hiç? Köyde internet falan, cık cık cık cık… Bunu, atın bunu buradan.” Böyle demedim tabi. Ama o Vınnn sorunu halloldu neticesinde. Teknolojiden uzak kalmak istedim. Aslında her şeyden uzak kalmak istedim. Kendimden de insanlardan da. Malumunuz artık teknoloji varsa, insanlar da var. Teknolojiden kurtulunca, insanlardan da kurtuluyorsunuz bu devirde. Kablolara bağlı ilişkiler… Öyle yaptım. “Yapıcam” dedim mi yaparım, bilirsiniz. Dedim mi? Dedim. Yaptım. Yaparım. Yapmak bizim işimiz.

Asıl amacım kafa dinlemekti. Kafamı dinlemek. Kafamı dinledim. Neler neler söyledi kafam bir bilseniz… Bilirseniz bana da söyleyin, ben anlamadım ne söylediğini. Anlamak da istemedim. Ne anlıcam ya, zaten her gün anlamak için uğraşmışım köye gitmeden önce. Kafamı anlamaya uğraşmamak için gitmişim köye, bir de kafamı dinlemeye mi uğraşıcam? Uğraşmadım hacı. Oturdum hep. Yalan. Hep oturmadım. Neler yaptım neler… Neler?

Bahçede çalıştım, ağaçlara çıktım, dedemin mezarını temizledim, içtim -her zamanki gibi-. Güzeldi. Her şeyin doğalını yedim. Şehirlerde “organik” adı altında fiyatları yükselen meyvelerin, sebzelerin hepsini dalından koparıp yedim. İneklerden sağılan sütü içtim, onlardan sağılan sütle yapılan yoğurdu ve o yoğurtla yapılan ayranı içtim. Ekşi ekşi. Ama nasıl güzeldi biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi. Çok güzeldi.

O sütü almak için yokuş yukarı kim bilir ne kadar yol yürüdük kuzenimle. Köy içinde güzel bir ticari sistem dönüyor. Vergiden bağımsız. Çok tatlılar ama. Osman Amca diye bir dededen aldık sütü. Tanımam etmem. “Ben sizin dedeniz sayılırım çocuklar” deyip durdu. Karısı da çok tatlıydı. Bilmemnebabaanne. Adını unuttum. Ayranı o ikram etti zaten. 10 bardak falan içebilirdim o ayrandan. İçmedim ama. Görgüsüzlük olmasın diye. Kadın bir de demez mi “Beğenmediniz mi ekşi olduğu için” diye… “Şunun sürahisini ver hele” dememek için zor tuttum kendimi. Beğenmez olur muyum? Tadı hala damağımda. Damağım nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Osman Amca’nın evinde. Sütünü sağıyorlar ineğin. Neyse…

Bahçede falan çalışırken elim hep su topladı. Sanırsın savaş gazisi. Sağ elim patlayan su toplaması yaralarıyla dolu. Zerre gram üzülmedim ama. Orada çalışmak bile çok zevkli. Böyle sağından solundan böcekler üstüne tırmanıyor; ama doğayla iç içesin. Kimse trip atmıyor sana. Kimse sorgulamıyor. Derdini tasanı düşünmüyorsun. 

Böcek demişken… Daha önce hiç görmediğim yaratıklarla karşılaştım köyde. Bazıları çok şekerdi. Alıp yedim. Şaka şaka. Böcek falan yemedim tabi ki; ama çok şekerlerdi gerçekten. Empati kurmaya çalıştım. Onların gözünden kendimi görmeye çalıştım bir ara. Ufacıklar, küçücükler. Düşünsenize evinizin önünde bir devin durduğunu… İşte o anda sen onlardan korkmayı bırakıyorsun, onların senden korktuğunu anlıyorsun. Bu sefer onlara zarar vermemeye çalışıyorsun. Yazık, bir hayat gayeleri var. Benden daha amaçlılar, aileleri falan var.

Fakat dün gece balkonda otururken uçan bir yaratık gördük kuzenle. Yemin ederim UFO. Tanımlanamayan gök cismi. Ne olduğunu hala bilmiyorum. Kolum kadardı. Kuş falan değildi, böcekti; ama ne böceği olduğunu hiç bilmiyorum. Evlat olsa sevilmez. Yine de öldürmedim. Zaten nasıl öldürücektim ki? Onu görür görmez kaçtık. 1 saniye içinde evin içinde üst katta buldum kendimi. Nasıl korktuysak demek ki… Korkmamak elde değildi. Baktım çünkü ellerime. Yoktu yani. Öyle mafyavari edayla yaklaştı ki bize, kaçmasak parça pinçik edecek resmen lavuk. Lavuk dediğimi duymasın, gelir melir, aman diyeyim…

Uzun lafın kısası huzurlu 1 hafta geçirdim. Evimdeyim şimdi. Odam biraz yabancı geldi bana bu sefer. Odamdaki ben de yabancı geldim kendime. 

Size bir şey söyleyeyim mi? Söylicem. Söylemeden bırakmam.

Gidebileceğiniz bir köyünüz falan varsa, gidin. Telefon vesaire, teknolojik ne varsa bırakın. Gerekirse hiçbir şey yapmayın, bütün gün yatın. Yine de gidin. Doğanın içinde kendinizi bırakın, içinize biraz doğa girsin. Dünyadan çok kopmuşuz şehirlerin içinde. Hatta şehirlerin içindeki evlerimizde. Gidin köylere, dağlara. Dünyayla bütünleştiğinizi hissedeceksiniz, ben kefil oluyorum. İnsan huzurla doluyor. Hatta şuan “Gelmese miydim acaba” diye düşünmeden edemiyorum. Sanırım en yakın vakitte tekrar gideceğim. 

Öyle yani. Bir yazının daha sonuna geldik. Hadi görüşürüz.

                                                                             

Ha 15

Bir duyuru yapim mi?

Hali hazırda üstünde çalıştığım 2 kitap projemin dışında, onlardan daha güzel konusu olan bir kitap projesine daha başladım. Bunu bitirebilirsem Hollywood’a kadar yolum var yemin ediyorum.

Bu da böyle bi müjdemdi.